Welcome to Prof. Dr. Gülsün Yay!

     Bölümler
· Ana Sayfa
· Bizi Onerin
· Eski Anketler
· Haber Arsivi
· Istatistikler
· Konular
· Linkler
· Ogrenci Sorulari
· Yayınlar-CV

     ANKET
Sizce 20.Yüzyılda İktisadı ve Reel Politikaları En Çok Belirleyen İktisatçı Kimdir?

J.M. Keynes
M. Friedman
P.Samuelson
K. Arrow
R. Coase
J.M. Buchanan
J. Hicks
F. A. Hayek
R. E. Lucas
J.E. Stiglitz
J.A. Schumpeter
R. Barro



Sonuçlar
Anketler

Toplam Oy: 1413
Yorum: 0

     M. FRIEDMAN
M. FRIEDMAN
(31 Tem 1912-16 Kas. 2006)




Otobiyografisi

1976 Nobel İktisat Ödülü
Tebliği
(Inflation and Unemloyment)




Milton Friedman'ın 
Kendi Sesinden
"On Libertarianism"


M. Friedman (1972):
"Money and Economic
Development"


29 Ocak 2007
Milton Friedman Günü


M.Friedman (1953)
"The Methodology of
Positive Economics"



Friedman'la İlgili
Online Kaynaklar


Friedman "On Limited
Government" ve çeşitli
Video Konuşmaları


C.H. Brunie
"My Friend Milton Friedman"

Publications

Tributes

G.Becker
"On Milton Friedman Ideas"


B.Doherty
""The Life and Times of
Milton Friedman"


     Gazeteler


AKŞAM

HÜRRİYET

MİLLİYET

RADİKAL

SABAH

VATAN

     LISANS BITIRME TEZI
Benimle Tez
Hazırlayacak
Öğrencilerin
Dikkatine:

LISANS BITIRME
TEZI YAZIMINDA
ŞEKİL ŞARTLARI

     OGRENCILERLE SOYLESI


 Sıcak Para Hormonlu Büyüme

Guncel Ekonomi'Sıcak para geldikçe büyüme hormonlandı'

İktisatçılar arasında son günlerin en önemli tartışması büyüme oldu. Moda deyimle, büyümenin 'hormonlu mu hormonsuz mu olduğu' tartışılıyor. Milliyet Busıness, bu konuyu Türkiye'nin önde gelen kadın iktisatçılarına sordu. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr Gülten Kazgan, Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyeleri Prof. Dr. Gülsün Yay ve Prof. Dr Meryem Koray, İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Türkel Minibaş ve Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sumru Altuğ, yaptıkları tartışmada, konuyu birçok yönden ele aldılar. Prof. Yay, 'Cari açık büyük belki ama iyi bir yanı da var. İhracatı daraltmadı ve büyümeyi tetikledi' derken, diğer tartışmacılar, cari açığı genel olarak bir 'risk' unsuru olarak ele aldılar ve büyümede sıcak para etkisine dikkat çektiler


TARIK YILMAZ
19 Nisan 2005
Milliyet Business





Business: Yüzde 9.9'luk rekor büyüme yarattığı sevinç kadar olmasa da ciddi bir tartışma boyutu da ortaya çıkardı. Bu büyüme gerçek mi, hormonlu mu? Bu konudaki görüşlerinizi almak istiyoruz...

Gülten Kazgan: Türkiye'de 1999'da başlayan kriz, dünya kriziyle birlikte daha da derinleşerek Cumhuriyet tarihinin en yoğun krizine neden oldu. 2001'i izleyerek dünya ekonomisinde yeni dönüşümler ortaya çıkmaya başladı. Bu dönüşümün nedeni ABD ekonomisinde üst üste patlayan birkaç olaydı. İlki, Enron skandalı ve benzer şirketlerin kšar haddini yüksek göstermeleri, denetim şirketlerinin bu suçta payı olması gibi uluslararası boyutları olan bir yolsuzluk olayıydı. Diğeri, sermayenin ABD'den kaçmaya başlamasıydı.
Diğer boyut ise ABD'nin savaşkan bir güç olmasıyla ilgili. ABD, 2002'den itibaren dünyada petrol alanlarında savaş ve işgal politikasıyla yola çıktı. Afganistan'ın, Irak'ın işgali ABD'nin cari açığını ve bütçe açığını fevkalade büyüttü, ekonomisinin içine düştüğü durgunluk artan harcamalar yoluyla giderilmeye çalışıldı. Faiz oranlarının düşmesi, dünya piyasalarına sunduğu olağanüstü büyüklükte dolar varlıkları ile dünyayı para bolluğuna soktu.
2001'de sermayenin kaçışıyla krize giren bizim gibi yükselen pazarlar bu kez ters yönde bir etki altına girdi. Büyük çaplı fonlar girmeye başlayınca köpük denilen olay ortaya çıktı. Köpük, sıcak para içeri girdiği zaman, bunun yarattığı harcama büyüme olarak kendini gösteriyor. Paranın ticari bankalara krediler yoluyla, borsaya yapılan portföy yatırımlarıyla girmesi ekonomide bir harcama şişmesi yaratıyor. Bu şişiklik ekonomiyi rahatlatıyor. Faiz hadleri bu gelişmeye koşut düşüyor, döviz fiyatları yerli paranın değerlendiği bir düzeye geldiği için enflasyon oranı da düşüyor. Cari açık patlaması, döviz ve faizlerin düşmesiyle birlikte içeride fiyat artışlarını kesiyor.
Yani ekonomi bir bakıma rahatlamaya girerken aynı zamanda birtakım finansal dengesizlikler ortaya çıkıyor. Bunun başında cari açık geliyor. Akıllı davranan devletler köpüğü yaşarken açığın patlamaması için önlemler aldı: Mesela Brezilya ve Kore. Onlar, 2004'te cari fazla verdi. Türkiye gibi işi oluruna bırakan ülkelerde ise cari açık büyüdü. Türkiye cari açık bakımından dünyada benzerleri arasında büyüklük açısından bir numara oldu. Bu itibarla dış dünyadan yansıyan etkiler köpük, şişirilmiş ya da bugün kullanılan terimle hormonlu büyüme getirdi.



'Yüzde 9.9'luk büyümenin kaynağında sıcak para var'
Türkel Minibaş: Aynı dönemde Türkiye IMF'yle stand - by anlaşması doğrultusunda Yapısal Uyum Programı uyguladığından, 'işi oluruna bıraktığı'nı söylemek zor. Çıpalı kur politikasının ithalatı cazip kılacağı dolayısıyla dış ticaret açıklarını artıracağı, ilerleyen yıllarda cari açığa yansıyacağı belliydi. IMF heyeti de 'yapmayın' demedi. Diyemezdi de. Aynı dönemde gelişmiş ekonomilerde otomotiv ve dayanıklı eşya stokları artmıştı!
Kaldı ki ekonominin IMF denetiminde olduğu ülkelerde kendi başına önlem alacak hükümetlerin olması da pek mümkün değil! Benzer ülke deneyimleri yapısal uyum hedefli programların enflasyonu düşürürken, büyümeyi hızlandırdığını ama cari açıkları da artırdığını ortaya koymaktaydı. Türkiye'ye baktığımızda cari açık 2002'de 1.5 milyar dolar iken 2004'te 15 milyar dolara yükselmiş. Cari işlemlerin finansmanında kullandığınız kaynak artışı da muhteşem. 1.3 milyar dolardan 19.7 milyar dolara çıkmış. Cari açığın üstünde finansman girişinin bir etkisi TL'nin aşırı değerlenmesiyse bir diğeri de dış borçların artması. 2002 - 2004 arasında dış borçlarınız yüzde 24.7 kadar artması da zaten bunu gösteriyor. Dolayısıyla, cari açık büyümenin kaynağını açıkça göstermekte. Özetle bugünkü yüzde 9.9'luk büyümenin kaynağında sıcak para ve 2001 krizi sırasında kullanımdan çıkan kapasitelerin yeniden devreye girmesi var.

Gülten Kazgan: IMF Türkiye'ye 2000'de kur çapası uygulattıktan sonra 2001'de krizi izleyerek dalgalı kura geçti, Kemal Derviş geldiği zaman. Oysa uygulanan dalgalı kuru çapalı kura dönüştüren hızlı sermaye girişleri oldu. Yoksa IMF'nin çapalı kur olayı zaten gündemden düşmüştü. IMF, Türkiye kur çapasının neden olduğu krizi yaşadıktan sonra kendi kur politikasını değiştirdi. Bütün diğer yükselen pazar ülkelerinde dalgalı kur politikasını önerdi.

Türkel Minibaş: Ekonomide bir politikadan öbürüne geçerken yansımalarını yok sayamayız. O birikimle geldiğimizi söylemek istiyorum. Türkiye 2004'te bu büyüklükte cari açık veriyorsa bunun 2000'den gelen süreci var. Dalgalı kura geçişle yaşanan kur krizinin sonuçları bittiği anlamına gelmiyor.

Gülten Kazgan: Elbette. Ama dünya koşulları değişti. Bizden daha önce kaçan paralar ABD kaynaklı fonlar büyüyünce çok daha büyümüş olarak geri döndü. TL'nin değerlenmesi olayı 2002 ve 2003'te çok çarpıcı olmadı, ancak 2003'ün ikinci yarısından itibaren etkisini duyurmaya başladı ve 2004'de patladı. Dünyadaki değişme bizi hızla etkisi altına aldı. 'IMF karışmadı' dediğim konu 2004 yılındaki açık ile ilişkili.

Türkel Minibaş: Ben yine de kabul edemiyorum.

'Yatırım yapılsın ama kırık dökük villalar da olmasın'

Sumru Altuğ: Türkiye ekonomisine biraz daha uzun soluklu bakalım. Aktörler kimler? Reel sektör, devlet ve tüketiciler. Reel kesimin üretim ve tüketim kararları var. Peki hangi şartlar altında karar verildi? Peki reel ekonomide yatırımlar nasıl yapılıyor? Kararı kim belirliyor? Bir dönem devlet belirliyordu. Ben şirketlerin yatırım, finansman kararlarını ve denetim kararlarını nasıl aldıklarıyla ilgileniyorum? Türkiye'de holdingler gerçeği var. Bu organizasyonlarda çok konsantre bir sahiplik yapısı var. Bir tür iç piyasalar gibi örgütlenmişler. Bu iç piyasalar büyük holdingleri finansman açığı olarak etkiliyor. Holdingler finansman açığını kapatabiliyor ama doğru yatırım kararı verebiliyor mu? Yani bir şirket yatırım kararı verdiği zaman en çok büyüme şansı olan projeleri destekliyor mu? Dolayısıyla şirketler kesimi içinde iç finansal piyasalar oluşmuş. Ancak bunlar içeride çok doğru yatırım kararı vermiyor. Ben konuya mikro bazda yaklaşıyorum.

Business: Büyümeye harcamalar cephesinden bakıldığında en önemli kaynağın 60 katrilyon lirayı aşan özel yatırım harcamaları olduğunu görüyoruz. Bazı yatırımların yanlış olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Sumru Altuğ: Evet, bazılarının doğru olmadığını söylüyorum. Kırık dökük villalara baktığım zaman bunu görüyorum. 60 katrilyon liralık yatırım yapılsın da kırık dökük villalarla, aşırı yapılaşmayla karşılaşmayalım. 'Reel kesim hatalıdır' demiyorum. Ekonomide üç aktör var: Üreticiler, tüketiciler ve devlet. Faizleri yükselten devlet. Sosyal güvenliği kara delik haline getirirseniz, bankacılığı denetlemez ve GSMH'nın üçte biri kadar maliyeti devlete yüklerseniz tabii ki faizler yükselir, tabii ki şirketler kendi içinde finans piyasası olarak örgütlenir. Tüketicileri de bir kenara bırakmayalım. Tüketim olması gerekiyor ama bu kötü tüketim olmasın.
Cari açığa gelirsek; Cari açık tüketicilerin kararlarından geliyor. Tüketiciler elbette tüketecek. Kredi kartları olmasa nereden tüketecekler. Türkiye'de hemen yasaklar işin içine giriyor. 'Cari açık için önlem alınmadı' deniyor. Bu açık çok mu kötü? Finansman konusunu çoğu iktisatçılar gibi 'tehlikeli göründüğü' düşüncesine katılıyorum. Ama cari açığın temelini yine şirketleşmede arayabiliriz. Büyük şirketlerimiz dışarıdan kredi kullanıyor. İçeriden kredi alan az. Sorunun bir diğer ayağı olan bankacılık sektörünün yapısı. Uzun yıllar devletin finansman ihtiyacını karşıladılar. Bankacılık sektörünün reel kesime, KOBİ'lere, yeni proje geliştiren girişimciye kredi sağlayamaması Türkiye'de yatırım ortamını olumsuz etkiliyor. Yani, şunu soralım: Türkiye bir Steve Jobs ya da Bill Gates yetiştirse bu kişi nereden finansman kaynağı bulabilir?

Sonuç: Bir genel denge var. Bu genel dengeyi görmeden parçalarının işleyişini düzeltmek imkânsız. 

'Büyümeyi dışa açık firmalar tetikledi'

Meryem Koray: Burada acaba 'yatırım kararlarının ne kadarı bize ait, ne kadarı dışarıdan gelen sermayenin veya yatırım yapan şirketin verdiği kararı' diye sormak gerekmiyor mu? Bu kararlarda Türkiye'nin önceliklerinden çok yatırım yapan şirketin seçimleri rol oynuyorsa, kararların çoğunda da, "Türkiye ekonomisine ne kadar sağlıklı büyüme sağlar" diye bir kaygının pek yer almadığını pekala düşünebiliriz. Yani, karar veren aktörleri irdeleyeceksek yabancı sermaye gibi dış faktörleri kenarda değil merkezde yer alan bir faktör olarak görmek gerekiyor.
İkincisi, ithalat ve cari açığın artması ihracat artışıyla ilgili bir şey. Biz ihraç ettiğimiz malın, teknoloji veya lisans anlaşmaları dışında birçok girdisini de ithal ettiğimiz için bu yatırımlarda sadece aracılık görevi görüyoruz diyebiliriz. Kısacası yaratılan katma değerin önemli bir kısmı yabancı ortakla paylaşıldığı gibi, o üretimi yapmak için de dışarıdan alınması gereken bir sürü de girdi var. İthalat artışına, bir de buradan bakmak gerekiyor

Gülsün Yay: Türkiye'de cari açık kronik bir sorun. 2001 krizinin akabinde biraz azaldı ve fazlaya döndü. Çünkü Türkiye ithalatını kıstı. 2001'deki durumla 2004'teki durumu karşılaştırmalıyız. 2000 istikrar politikası döneminde yarı - sabit kur politikasının etkisiyle ihracat düşmüş ithalat artmıştı. O zaman da bir cari açık vardı ve Türkiye ciddi büyüme yaşamıştı. Ancak 2000'de büyümenin kaynağı reel faizin şiddetle düşmesinden ve iç talebin patlamasından kaynaklanıyordu.
2004'e bakıyoruz cari açık yine çok yüksek ama bu kez dalgalı kurla karşı karşıyayız. Euro - dolar paritesi Türkiye'ye olumlu yansıdı. İthalatını dolarla, ihracatını euro ile yapan Türkiye bu sayede hem ithalatını hem de ihracatını artırabildi. Cari açık var ama TL'deki değerlenmeye karşın ihracatta olağanüstü bir artış da var. Bu dalgalı kur politikasının yansımasıdır. Bu devletin müdahalesinden kaynaklanmıyor, piyasa güçlerinin etkisidir.
Bu cari açık belki büyük, ama iyi bir yanı var ki o da ihracatın daralmaması. Bu da büyümeyi tetikledi. Tüketici talebindeki artış ve reel faizlerin yüksek olmasına karşın özel yatırım harcamalarındaki artış da büyümeyi belirledi.
Fakat büyüme şöyle bir negatif unsuru da barındırıyor içinde. 2004 büyümesi ihracat ve ithalatçıdan kaynaklanıyor. İç talebe üretim yapanları ilgilendirmiyor. Bu her kriz sonrasında her ekonomide yaşanmış bir şey. Dışa açık firmaların kazanması ve büyümeyi onların tetiklemesi, çok küçük firmaların iç piyasaya üretim yapan üreticilerin buna katılamaması. 

'DİE, düşük üretim rakamını yüksek harcama rakamına çekti'

Business: Çin'in de dünyanın üretim merkezi olması yönünde bir önerme yavaş yavaş kabul görmeye başladı. Birçok üretici üretimini Çin'e kaydırdı ve kaydırmaktan söz ediyor...

Türkel Minibaş: İzmir'de deri firmaları üretim birimlerini kapatıp işçilik ve enerji fiyatları daha düşük diye Çin'e gidiyorlar.

Gülten Kazgan: Buradaki meslektaşlarımızın tümü yüzde 9.9 büyümenin gerçeği yansıttığı varsayımıyla yorum yaptı. Buna bir sorgulama getireyim. DİE, üretim yoluyla yaptığı hesaplamada artış, harcama yöntemiyle yaptığı hesaplamanın altında çıkınca, üretim yönünden yapılan hesaplamayı harcama yönündeki hesaplamaya eşitlemek için aşağıda kalan rakamı yukarı çekti. Bu da stoklarda büyüme ile sağlandı. Stok büyümesi yoluyla Türkiye'nin üretim yönünden GSYİH'si harcama yönünden GSYİH'ye uyduruldu. Dolayısıyla bu rakam ne kadar gerçeği yansıtıyor konusunun sorgulanması gerek. İstihdam ile ilgili yapılan sorgulamalar bunun haklılığını gösteriyor. Özetle, geniş kesimlerin ve toplumların yararına hizmet etmeyen büyümeyi fetiş olmaktan çıkarmak gerek.

Türkel Minibaş: Sistem artık Vietnam, Güney Kore, Çin ile vahşi bir rekabeti dayatıyor. Rekabet arenasında varolabilmek ekonomide, sosyal yaşamda, siyasette kazandıklarından vazgeçmeyi getiriyor. Yani, ücretlerin daha da düşmesini, İLO koşullarının altında çalışma standartlarının oluşması gündeme geliyor ki bu demokrasiden de vazgeçildiği anlamına gelir. Zaten büyümenin fetiş olarak sunulmasının nedeni de bu! Büyüme fetiş haline geldikçe toplum da demokratik kazanımlarını yitirdiğini fark etmemeye başlar. Yüzde 9.9'luk büyümeyi sıcak para kulelerine dayalı başarılı bir 'reklam' olarak algılamakta yarar var. Küresel çıkarlar doğrultusunda bu kulelerin çökmemesi gerekiyor. Eğer çökmezse sistem gücünü koruyabilir.

Gülsün Yay: Kayıtdışı ekonominin kayıt altına alınması, verginin makul seviyelerde yaygınlaştırılması vergi reformudur, ama Türkiye'de hükümetler bunu yapamıyor. İç tasarrufları arttıramadığımız bu durumda dış tasarruflardan yararlanmak durumunda kalıyoruz.

Sumru Altuğ: Gelirken birçok alışveriş merkezi gördüm. Bunlar da yapılan yatırımların içinde. Bunların bir kısmı da yabancı yatırım. İnsan, alışveriş merkezleriyle büyüdüğü zaman 'Nasıl Fransa ya da İtalya'yı yakalayacağız'ı sorguluyor. Kredi kartı taksitleriyle talep yaratıldığı bir durumda alışveriş merkezi için yabancı yatırım çekmek, Türkiye'nin büyüme stratejisini nasıl etkileyecek? Gelişmiş ülkelerin kişi başına gelir seviyesine ulaşmak, hangi unsurlardan geliyor. Büyüyoruz ama Türkiye'de over investment (aşırı yatırım) olabilir. Şirketler kesiminin yapısı over investment'e yol açacak nitelikte. Yani özel sektör aktiflerinin büyüdüğünü düşünüyor, ancak bir zaman sonra bu aktiflerin kârsız olduğu ortaya çıkıyor. Yani, çok fazla alışveriş merkezi yaparsanız bir zaman sonra bunların karlılığı sıfıra iniyor. Bu da krize yol açıyor.
Sorun nasıl büyüyeceğiz? Bunun için büyümenin nereden geldiğini sorgulamalı. Büyümenin sırrı teknolojik ilerlemede. Türkiye sermaye stoğunu artırarak büyüdü. Yatırım da önemli. Ama capital deepening (sermayenin derinliği) deyince yatırımı alışveriş merkezi anlamıyorum. Bence Türkiye'nin product variety'de (üretim çeşitliliği) sorunu da var.

'Türkiye'nin iyi kötü artık bir doktor reçetesi var'

Business: Bazı ülkeler IMF ile anlaşmalarını yenilemedi. Türkiye böyle bir seçeneği deneyemez miydi? İmzalanacak yeni stand - by anlaşmasının olumlu bir ivme sağlayacağını düşünebilir miyiz?...

Gülsün Yay: Tabii ki. IMF'yi tartışıp kötülüyoruz ama şunu söylemek istiyorum 1990'lı yıllarda IMF yoktu ve yine çok kötü sonuçlar vardı. Cari açık büyük, enflasyon almış başını gidiyordu, kamu borcu çok yüksekti. Hiçbir program olmadığı için 1994 krizini yaşadık, 1998'de daralmalar yaşadık. Bugün Türkiye iyi kötü bir doktor reçetesiyle karşı karşıya. IMF formel bir reçetedir. IMF programları, normal ilaçların alındığı, kemoterapinin olduğu bir tıptır. Onun dışında bir tedavi yöntemi yok mu? Elbette alternatif tıp vardır. Ama biz o tıbbın çerçevesini bırakıp da alternatif tıbba ne kadar rahatlıkla geçemiyorsak burada da bir handikapımız var. Bu mükemmel sonuçlar üretiliyor demek değildir. Sadece denetim altına alınmış ciddi sorunlar var. Durumu teşhis etmişseniz ve tedaviye başlamışsanız 'tedaviyi kesiniz ve bitkisel tedaviye dönünüz' demek bana yanlış geliyor.

Meryem Koray: Kemoterapiye benzetmeyin. Çünkü kemoterapiyle süre biraz uzuyor ama sonunda ölüm var.

Gülsün Yay: Erken teşhis etmişseniz 'kemoterapiyi kesiniz ve bitkisel tedaviye dönünüz' demek bana yanlış geliyor.

Türkel Minibaş: Malum, ekonomik büyümenin tek kaynağı üretim değil. İthalatın da üretimde katkısı var. Düşük kur, ihracata yönelik sanayi üretimde ithalata dayalı girdi maliyetlerini düşürmekle birlikte sanayiciyi aynı malın üretimindense ithalatına yönelmeye zorlamakta. 2004'te ithalat içinde tüketim mallarının payı yüzde 10.9'dan yüzde 14.3'e yükselirken ara malları ithalatının payı yüzde 72.1'den 67.3'e gerilemiş. '1990'lı yıllarda IMF yoktu ama bugün iyi kötü reçete var' diyerek kendimizi rahatlatabiliriz. Ama '1990'larda neden IMF yoktu?'yu tartışmak gerek. 1990 - 99 arasında krizin uluslararası boyutta olduğu iyice netleşmişti. IMF, 5 Nisan 1994 paketiyle Türkiye'ye iç borçlanmaya dayalı kaynak yaratma önerirken uluslararası fonların adresi Güney Asya'ydı. 1994 paketinin niye uygulanamadığı malum. Ama 1999'a gelindiğinde krizin küresel sermaye akımlarıyla çözülemeyeceği netleşmişti. 1999'da IMF'nin niye istekli gelmediğini bilmemiz gerek.

Gülsün Yay: IMF niye geldi?

Türkel Minibaş: 2000 ilginç bir yıl. 1999'da IMF Türkiye ile masaya oturduğunda temel sorunu kur politikaları değildi. Sosyal güvenlik, tarım ve tahkimdi. 2000 hükümeti IMF karşısında aciz bir hükümetti. Halihazırdaki hükümetin ideolojik yapısı da IMF müzakerelerine karşı değil. Sorun programın yarattığı sorunlara çözüm getirecek politikaların üretilmemesinde. Yüzde 9.9 büyürken çok mutlu oluyoruz ama yüzde 5'e gerilemesi sadece ekonominin soğuması anlamına gelmiyor. Sıcak para akımlarıyla büyümüş bir ekonomide metastasın da (kanserli hücrelerin yayılması) başlaması demek. Büyümenin bu ülkenin sorunlarına yanıt getirmesi gerek.

'İşsiz büyüme var, ekonominin insanla ilişkisi kopuyor'

Eskiden, 'pastayı büyütelim herkese daha fazla dilim düşer' derlerdi. Ama şimdi büyüsek de birçoğuna düşen dilim büyümüyor

Büyümenin kendi içinde sorgulanması noktasına gelelim. Niye büyüme istenir? Eskiden bize 'pastayı büyütelim pasta büyüyünce herkese daha fazla dilim düşecek' diyorlardı. Ama öyle bir noktaya geldik ki büyüsek de birçoğuna düşen dilim büyümüyor. Büyüyoruz, dış borcumuz da yoksulluk da artıyor. Rakamlar 20 milyon 721 bin kişinin aylık 167 YTL gelirle yaşadığını gösteriyor. Resmi işsizlik yüzde 10, gerçekte daha fazla olduğu çok açık. Aktif nüfus içinde işgücüne katılma oranı sürekli düşüyor.
Sormamız gerekiyor; ne kadar büyümeyle bireysel ve toplumsal bazda refahı yakalama umudumuz var? Büyümeyi başlıbaşına amaç ve bir iyilik olarak kabul edebilir miyiz?
Hayır. Büyümenin ne kendinden menkul bir amacı, ne de olumlu bir niteliği olabilir. Büyümenin meşruiyetini kazandığı nokta, sağladığı soyso - ekonomik iyileşmededir. Bunu gerçekleştirmeyen büyümeyi nasıl olumlu bulabilirsiniz ki?
Benim gördüğüm, küresel kapitalizmin geldiği noktada ekonomi ve büyümenin insanla ilişkisi kopmuştur. Bugün 'işsiz büyüme' söz konusu. Büyüyen sektörler veya ihracat adacıkları, büyük ölçüde, kendi toplumuna sorumluluk duymaktan çok bağlı bulunduğu ana şirketle göbek bağı ilişkisi içerisinde. Onun adına büyüyor. Kuşkusuz bunun bir miktarı da Türkiye'ye kalıyor, biz de 'sızıntı ekonomisi'yle sorunlarımızı çözmeye çalışıyoruz.
İmalat sanayiinde istihdam 2002'de yüzde 0.6, 2003'te yüzde 1,8 2004'te yüzde 2 artmış. Bunca büyüme, bunca ihracat artışı sadece yüzde 2'lik bir istihdam artışı sağlayabilmiş. Büyüme rakamları karşısında şu da söyleniyor; bu olumlu gidiş henüz istihdama yansımadı, ancak yarın daha iyi olacak. Ama ben bunun, hem bir avuntu olduğunu, hem de olumsuz çalışma koşulları daha da aşağıya çekmek için bahane olarak kullanıldığını düşünüyorum. Özetle söylenen şey şu: Daha az vergi verelim, daha az sigorta primi ödeyelim, daha düşük ücrete razı olalım, böylece istihdam sağlamamız mümkün. İşveren örgütlerinin en önemli şikâyeti vergi ve sosyal güvenlik sistemi. Ben de soruyorum bu koşullarda nereye kadar düşüş sağlanırsa istihdam yaratılacak? Bunun alt düzeyi ne? Küreselleşen kapitalizm içinde alt sınır diye bir şey yok. Siz 1 dolara saat başı çalışmaya razı olduğunuzda 50 sente çalışmaya razı olan bir ülke çıkabiliyor. Örneğin Çin!..

'Gelişmiş ülkelerde bile büyüme iş yaratmıyor'

 Sumru Altuğ: Bugün Türkiye'nin büyümesinin sırrı teknolojik sektörlerden geçiyor. Türkiye teknoloji mallarında rekabet edecek durumda mı? 'Değil' diyorsak 'nedenini araştıralım' diyorum. Büyümenin bir diğer adımı da tarımın ıslahından geçiyor. Orada gelir desteğiyle bugünkü durumu tutamayız. Stratejik planların içinde tarımın çok önemli yeri olması gerekiyor.

Türkel Minibaş: Uruguay Roundu tarımın yeniden düzenlenmesini zaten şart koşuyor. Ancak bu tarımı ıslah etmek anlamına gelmez. Tarımın piyasa ekonomisine açılması dolayısıyla devletin düzenleyiciliğinden vazgeçmesi demektir. Çünkü, küresel sistem için Türkiye tarımsal alanları ve tohumlukları ile çok kârlı yeni bir piyasa.

 Sumru Altuğ: Ama siz diyorsunuz ki küresel ekonomideyiz, küresel ekonomi kendi konularını hazırlıyor. IMF programı bunun bir parçası, bunun içinden çıkılıyor. Ben bu kadar kötümser değilim. Niye IMF'den bahsediyoruz ki siz tarım için ne yapmışsınız ülke olarak.

Meryem Koray: Yüksek teknolojili ülkelerde bile büyüme iş yaratamıyor. Bu teknolojik bir işsizlik ve artık büyümenin iş yaratacağı meselesine kuşku ile bakmak lazım. Ben böyle konuştuğum zaman biliyorum ki bu yaklaşım 'ideolojik' bulunuyor. Serbest piyasa denilen şey ise ideolojik değil gerçeklik olarak kabul ediliyor. Oysa her ikisi de değer yargıları ve ideolojik yaklaşımla yapılan seçimler. Ben, büyümeyle istihdam yaratılması, büyümeyle gelir artışı, büyümeyle toplumsal refah bekleyenler arasındayım. Bugün bunlar arasında ipler kopmuşsa ben büyümeyi sorgulamak durumundayım.

'Sürekli yapılanı tartışmak ileriye bakmamızı engelliyor
 
Gülsün Yay: Ben makro temellerin sağlamlaştırılması konusuna katılıyorum. Vergi ve tarım reformuna ihtiyaç var. Enflasyonun, kamu borcunun milli gelire oranının düşmesi gerek. İç ve dış borcun düşmesi için Türkiye'nin büyümesi, reel faizin düşmesi ve vadelerin uzatılması gerek. Bunun için Faiz Dışı Fazla'nın (FDF) sürmesi şart. FDF vermek belki ekonomiyi zorluyor ama Türkiye'nin buna orta vadede ihtiyacı var. Bunun sonsuza kadar sürdürülemeyeceği gerçek ama üç yıl sürdürülebilir.
Dolayısıyla kamu borcunun ve enflasyonun düşmesi, daha rahat yatırım yapılabilir bir ortam oluşturulabilir. Önümüzdeki üç yılda normalleşme süreci yaşamak zorundayız. Bunun için de birtakım sıkıntılara katlanmak gerekiyor. Türkiye dezenflasyon sürecinden geçiyor. Bu sürecin uzaması hükümetlerde ve toplumda yorgunluk yaratması açısından sakıncalıdır.
Öte yandan ekonomik ve ekonomi dışında elbette birçok risk var. Bu kadar yüksek cari açık olduğu bir dönemde ABD'nin ani faiz artırımı yaşanabilir. Ben böyle bir risk çıkacağını düşünmüyorum ama olabilir de. Ancak son dönemlerdeki faiz artırımları ABD'nin temkinli gittiğini gösteriyor. Bütçe disiplinden vazgeçilmesi, petrol fiyatlarının aşırı artması risk olabilir. Tüm bunlar 2005'i garanti etmiyor.
Ekonomi dışı etkenler arasında politik istikrarsızlık, AB müzakerelerindeki tıkanmalar, neler olacağı belirsiz Irak ve ABD'nin Suriye ve İran politikası var. Dolayısıyla geleceğe dönük riskler zaten çok yüksek. Bunun üzerine bir de oturup yapılanları sürekli tartışmak bizim ileriye dönük ne yapacağımızı gözden kaçırmamıza neden oluyor.

'Dünya krizinin çözüm savaşının kenarında yaşıyoruz'

Ekonomik büyüme sürdürülebilir olduğu sürece anlamlıdır. Sürdürülebilirliği de kaynakların nasıl yani hangi kesimlerin çıkarına göre dağıtıldığına bağlıdır. Yapısal reformlar bu dağılımın emek ya da sermayeden yana olan ağırlığını belirler. Bu noktada, yapısal reformları kiminle yapılacağı ve bu reformlardan sağlanacak kazanımın kimlere gideceği daha da önem kazanıyor. Bundan soyutlanmış bir bakış açısı bizi sürekli aynı bakış açısına getirir. Gülsün Hanım'ın 'bunları niye tartışıyoruz' söylemi haklılık kazanır.
Geleceğe baktığımda bu dezenflasyon politikasını sürdürmenin artık kolay olmadığını görüyorum. Petrol fiyatları enflasyonu tetikleyebilir. Maliyet enflasyonu Türkiye'nin önündeki önemli risklerden biridir. Bu nedenle de hükümet sosyal güvenlik reformu ve enerji reformu hızlandıracak, emeklilik sisteminde ve sağlıkta işveren yükünü aşağıya çekerek dengelemeye çalışacak.
Reformlar dizisinde genç nüfusun işsizliğini azaltacak politikalar çok önemli. Bu sorun üniversite eğitimiyle çözülecek bir sorun değil. Doğum oranının da düşürülmesi gerek. Sivil toplum örgütleri'nin (STÖ) büyümeye katkılarını anlamak için sadece AB ve Dünya Bankası projelerine bakmak bile yeterli. Büyümeye ciddi bir katkıları olduğuna inanıyorum.
Türkiye ne yapabilir? İç tasarruf oranını artırmak için yeni vergileri gündeme sokulabilir. Menkul kıymet vergisi, döviz işlemlerinden vergi almak düşünülebilir. Umutsuz değilim. Türkiye'nin kendi bir dinamiği vardır. Toplum enflasyondaki düşüşün de büyümedeki hızlanmanın da hayali olduğunun farkında. Kötümser olmamın temel nedeni; dünya krizinin çözülmesi için yaşanan savaşın kenarında, belki de içinde bir ülke olmamız. Bu nedenle pazar ve kaynak paylaşımından bağımsız olarak ekonomi politikalarını tartışmanın mümkün olmadığını düşünüyorum.

'Küresel dünyada reform yapmanın da bir sınırı var'

Meryem Koray: Ülke bazında bağımsız birtakım stratejiler meselesi epeyce soru işareti taşıyor. Üretim sürecini küresel çapta bütünleştiren bu yapı içinde kendi ülkende birşeyler yapılamaz değil ama sınırları olduğu çok açık. Bana göre bugün dünyanın çivisini çıkaran şeylerin başında, bunların kendi başına bağımsız birer amaç halini alması geliyor. Bağımsız diyorum, çünkü soruyorum; nasıl oldu da dünyanın en zengini ile en fakiri arasında kişi başına düşen gelir farkı 1960'larda 30 kat iken küreselleşen dünyada 70 kata çıktı? Yoksulluk, işsizlik daha da arttı, ekonomik krizler eksik değil.
Özetle ben, iktisatçıların bu kendinden menkul anlam ve önemleri içinde büyümeydi, faizdi, rekabetti diye uğraşmaları karşısında inanılmaz şaşkınlık içerisindeyim. Ekonomi politik bir meseledir.
Basitleştirerek söylersek, ekonominin anlamı ihtiyaçların karşılanmasıdır. Bugünkü ekonomi ise geniş kitlelerin ve toplumların ihtiyaçlarını karşılamıyor.
Türkiye için stratejilerden, reformlardan bahsediliyor. Bunların çok da fazla işe yaramayacağını düşünüyorum. Daha önce değindim; küreselleşen piyasada şirketlerin ve sermayenin farklı ülkeler arasında gerçekleştirdiği yatay bütünleşme, ülkelerin kendi inisiyatiflerini kullanmalarını önlüyor. Dolayısıyla stratejilerinizin, reformlarınızın ciddi sınırları var. Peki bu reformları kim yapacak, stratejiyi kim belirleyecek?
Piyasanın yapmasını bekleyemeyiz; çünkü piyasanın refahı artırma, işsizliği azaltma gibi bir derdi yok; tam aksine eşitsizlikleri arttırma gibi sonuçları var. Yani, reform, strateji dendi mi siyaseti düşünmemiz gerekiyor. Türkiye'de devlet vergi alamıyor, kayıtdışı ekonomi yüzde 50'yi bulmuş. Prof. Dr. Erinç Yeldan'ın bir lafı var, kuşkusuz daha birçokları kullanıyor: Gelişmekte olan ülkelerde hükümetler uluslararası sermayenin ajanı konumunda! Birçok ülke, içinde bulunduğu bağımlılık nedeniyle ulusal çıkarları korumaktan çok uluslararası sermayenin çıkarını korur durumda.

tyilmaz@milliyet.com.tr



 
     İlgili Bağlantılar
· Daha fazla Guncel Ekonomi
· Haber gönderen gulsunyay


En çok okunan haber: Guncel Ekonomi:
Sıcak Para Hormonlu Büyüme


     Haber Puanlama
Ortalama Puan: 4.5
Toplam Oy: 8


Lütfen bu haberi puanlamak için bir saniyenizi ayırın:

Mükemmel
Çok İyi
İyi
İdare Eder
Kötü


     Seçenekler

 Yazdırılabilir Sayfa Yazdırılabilir Sayfa


İlgili Konular

Guncel Ekonomi

Üzgünüm, bu yazı için yorumlar aktif değil.




Web site powered by PHP-Nuke

All logos and trademarks in this site are property of their respective owner. The comments are property of their posters, all the rest © 2005 by me.
You can syndicate our news using the file backend.php or ultramode.txt
PHP-Nuke Copyright © 2005 by Francisco Burzi. This is free software, and you may redistribute it under the GPL. PHP-Nuke comes with absolutely no warranty, for details, see the license.
Sayfa Üretimi: 0.01 Saniye